Misyonumuz
Misyon, hem yaşantı olarak temsil edilen hem de sözlü olarak tebliğ edilen şeydir. Bu da bir Müslüman için tevhid İslamından başkası değildir. Misyon, temsil ve tebliğ edilir. Temsil ve tebliğ ediliyor ise misyon sahibi olunur. Temsil ve tebliğ edemeyenler, misyon sahibi olamazlar. Böyle birilerinin misyon sahipliği iddiası boş bir avuntudan hatta yalancılıktan başka bir şey değildir. Yaşanan bir şey temsil edilir ve temsil edilen bir şey tebliğ edilir. Yaşanmayan bir şey tebliğ edilmeye kalkılırsa bugünkü tablo ortaya çıkar. Yani koskoca bir hiç...
İnsan neyi nasıl anlıyor ise, onu o kadar temsil ve tebliğ eder. Bugün insanlar ya anlamadığından, ya da işine gelmediğinden dolayı İslam’ı, tevhidi ölçüler içerisinde temsil ve tebliğ edememekte, etmemektedir. Bugün kendilerini İslam’a nispet eden insanların büyük bir çoğunluğu İslam’ı, diğer batıl dinler gibi anlamakta ve algılamakta. Nedir efendim din; dünyevi değil uhrevi bir mevzudur, tanrı ile ( İslamcıların literatüründe tabiî ki Allah (c.c) ile) kul arasını bağlayan seremonik kutsal işlerdir. Bunu da gizli veya açık bir takım ibadi/dini ayin ve törenlerle yerine getirirsiniz. Böylelikle hem ruhi tatminliği giderir hem de sevap kazanırsınız… Bugün din denince akla bundan başka bir şey gelmemektedir. Tüm batıl din sahipleri ve dolayısıyla dinci insanların zihninde de, kendilerini İslam’a nispet eden koskoca kitlelerin zihninde de “din” bu anlayışın dışında başka bir şey çağrıştırmamaktadır.
Böyle bir algılamaya, böyle bir tasavvura “din” diyebilirsiniz belki ve bu doğrudur da... Ancak bu herhangi bir din olabilse de tevhid dini asla olamaz. Belki buna İslam da diyebilirsiniz. Mesela; sinirleri alınmış İslam, ılımanlaşmış İslam, ehlileştirilmiş ve evcilleştirilmiş İslam, TSE standartlarına kavuşturulmuş İslam, amerikancı İslam, hoşgörücü ve diyalogcu İslam vs... Ama buna asla “tevhid İslam’ı” diyemezsiniz! Buna tevhid İslam’ı derseniz, sadece tevhid İslam’ına yazık etmekle kalmaz, ona iftira da etmiş olursunuz. Onu şirk dinlerine pazarlamış, onların sofralarına meze etmiş olursunuz.
Peki, öyleyse tevhid İslam’ı nedir? Kısacası tevhid İslam’ı, insan hayatına şekil ve yön vermede tek yetkili merci Allah (c.c)’ı tanımak, Allah (c.c)’ın insana kainat içerisinde biçmiş olduğu rolü yerine getirmek ve verilen rolde hiçbir merciyi (nefis de dahil) müdahil kılmamaktır. Hayatın dizginlerini tamamen Allah (c.c)’ın eline vermek, hayata müdahil olmaya çalışan tüm kişi, kurum, merci ve güçleri elinin tersiyle itebilmek, yalnız ve yalnız Allah (c.c)’a has olan bu yetkiyi gasbetmeye çalışan güç odaklarına karşı da dille-kalemle ve yeri geldiğinde elle savaşabilmektir. İşte tevhid İslam’ı budur. İşte misyon budur. böyle temsil ve tebliğ edilebilir ve edilecektir.
İslam’ı tevhid dini olarak anlayamayan veya anlamak istemeyen zihniyet, İslam’ı da diğer sıradan dinler gibi algılamaktadır. Böylelikle diğer din müntesiplerinin verdiği önem kadar önem verebilmektedirler. Dinlerini kendi zevk ve keyiflerine uyduranlar gibi bunlar da İslam’ı kendi zevk ve keyiflerine uydurmaktadırlar. Bunun adı “gönül eğlendirmedir.”
Bunların nasıl gönül eğlendirdiklerini görmüyor musunuz? İslam hangi zaman ve ortamda temel meselesini gündeme getirmeden, halletmeden “cüz”lere geçmiştir? Allah (c.c)’ın böyle bir öğretisi/yönlendirmesi ve peygamberlerin böyle bir sünneti var mıdır?
“Andolsun ki Nûh'u elçi olarak kavmine gönderdik de dedi ki: «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur.” (A’raf 59)
“Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik): «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur” (A’raf 65)
“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik): «Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur.” (A’raf 73)
“Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik): «Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur.”(A’raf 85)
İslam; bugünkü resmi din anlayışı veya kendilerini İslam’a nispet eden koca yığınların anladığı gibi bir “ıslah” hareketi değildir. Bugünkü İslamcıların ıslahtan anladığı; tağutun gölgesi altında kalarak tağuti sistemin ürettiği pisliklerden bazılarını dezenfekte etmektir. Bu dezenfekte yine tağutun müsaade ettiği ölçüde oluyor. Yani tağuta rağmen bir dezenfekte olamıyor. Tağut (şehid Seyyid Kutub’un ifadesi ile cahiliye) doğası gereği pislik üretir ve üretecektir. Siz tağutun gölgesinde kalarak tağutun ürettiği pisliği dezenfekte etmekle sonuca ulaşamazsınız. Çünkü siz bataklıkla değil, sineklerle uğraşmaktasınız. Pisliğin üretildiği kaynakla değil, pisliğin aktığı kanallarla uğraşmaktasınız. Bir kanalı kurutsanız dahi diğer kanallardan pislik akmaya devam etmektedir. Söyler misiniz Allah (c.c) aşkına! İslam müntesibinin işi tağutun ürettiği pisliği dezenfekte etmek midir? Yoksa pislik üretim merkezini, kaynağını kurutmak mıdır? Bunun adına nasıl “ıslahçılık” diyebilirsiniz? Bu din (tevhid dini İslam) müntesibinin gidip de tağutun pisliklerini dezenfekte etmesinden hoşnut olabilir mi? Belki Kemalist İslam, Amerikancı İslam, uzlaşmacı ve hoşgörücü İslam bundan hoşnut olabilir, ama tevhid İslamı asla… Sormak lazım bu sözde ıslahatçı İslamcılara, seksen küsür yıldan beri kaç arpa boyu ilerlediniz? Yine söz sahibi olan tağut değil midir?. Yine borusunu öttüren tağut değil midir?. Yine arabasını dağdan aşıran tağut ve yine düz ovada yolunu şaşıran, öz yurdunda parya olan bu yurdun sözde öz evlatları İslamcılar değil midir?
Kur’ani manada ıslahçılık, peygamberlerin ve Hz. Muammed (sav)’in yapmış olduğu ıslahçılıktır. Bu işe de cüzlerdan değil, temelden/kökten başlanır.
Tevhidin olduğu yerde cihad olur, direniş olur. Eğer cihad yoksa, direniş yoksa tevhid de yok demektir. Cihad ve direnişin olmayacağı iki yer vardır. Biri; İslam’ın mutlak hâkim olduğu yer. İkincisi; şirkin/tağutun mutlak hâkim olduğu yer. Şirkin mutlak hâkim olduğu yerde bir direniş, söylem ve eylemle şirki reddediş varsa, yani duman çıkıyorsa orada tevhid canlanmaya, tevhid neşvu nema bulmaya çalışıyordur. Tevhidi filizler atıyor demektir. Eğer bir direniş yoksa, yani duman çıkmıyorsa orada şirke teslimiyet var demektir. Bugün bazı istisnalar hariç İslam dünyası denilen koskoca dünyada bir parça dumanın tüttüğünü görmek mümkün değil. Bunun temel sebebi tevhidden uzaklaşılmasıdır. Tevhid İslam’ının yerine gelenek İslam’ı, tapınak İslam’ı, ilahı ve rabbi emekli edilmiş “protestan” İslam’ı, Amerikan İslam’ı, “hoş görül ve hoş gör” İslam’ı, aşure İslam’ı, Türk standartlarına uydurulmuş “atalar” İslam’ının yer almasıdır. Bugün ülkemizde henüz “duman çıkaracak” kadar bir tevhidi oluşum olmaması ile beraber ümit verici “uyanış ve direniş” çabaları sergilenmektedir. Maalesef bu çabalarda zaman zaman sendelemekte, muhafazakâr ve liberalleşmiş İslam(!)ın önünde savrulmaktadır. Bu savrulmaları, liberal ve muhafazakâr İslam’ın gücünde değil “uyanış ve diriliş” öncülerinin zayıflıklarında aramak lazım.
Kendi nefsimize dokunuyor olsa da şu özeleştiriyi yapıyoruz; Bizler bugün nice kırk kişiler olmamıza rağmen tevhidi bir bilinçle “Kâbe” ye yürüyemiyoruz. Yani tağuttan beri olduğumuzu belli edemiyoruz. Saflarımızı (düşüncede, kimliğimizi ifade etmede, misyonumuzu haykırıp ilan etmede) ayırabilmiş değiliz. Ayaklarımızın yerden kesilmesinden korkuyoruz. Yani mevcut durumumuzun değişmesinden, rahatımızın bozulmasından, sıcak yataklarımızdan, bizi aldatan ve gözümüzü kör eden, statü ve kariyerimizden, “kaybedeceklerimizden” korkuyoruz. Kaybetmeden kazanmak istiyoruz. Oysa kaybetmeden kazanılamaz. Kaybetmeden kazanmak seküler anlayışın hoşuna gitmez ve bu anlayış ona terstir. Ama tevhid İslam’ı “kazanmak istiyorsan kaybedeceksin” der. Neyi kaybedeceksin? İşte yukarıda saydıklarımızı… Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Peygamber (as) bu tevhid abideleri kaybetmeyi bildiler, göze aldılar. Allah (c.c) da onlara kat kat kazandırdı. Yalnız ebedi kurtuluşu, sonsuz lütuf ve cenneti değil, dünyayı da kazandılar. Hz. Nuh on asra yakın hep kaybetti(!) (seküler/dünyacı mantığa göre tabi). Ama Rabbi bu dünyada ona öyle bir haz tattırdı ki (tufandan sonra) yeryüzünde tevhidin mutlak hâkim olduğu bir dönemin tanıklığını yaptı. Hz. İbrahim Babil’i kaybetti ama Harran’ı, Kenan diyarını (Filistin’i) Mekke’yi kazandı. Hz. Yusuf, Kenan’ı kaybetti ama Mısır’ı kazandı, hem de sultanlar sulatanı olarak... Hz. Musa, Mısır’ı bir anlık kaybetti ama muhteşem bir dönüşle kendisini oradan süren Firavun’u hanedanı ile birlikte denizin karanlıklarına gömdü. Hz. Peygamber (as) bir anlık Mekke’sini kaybetti ama Rabbi O’na Medine’yi nasip etti, arkasından da Mekke’sini hediye ederek…
İşte asıl kazanç budur. Bire yediyüz kazanmanın karşılığı işte budur. Bire yediyüz misalinin başakla tasvir edilmesi bizim kıyas yapmamız içindir. Yoksa sadece ekinlerimiz ya da paramız bire yediyüz kazanacak değildir. Bir evini feda edersin, bir evinden olursun, Allah (c.c) sana yediyüz, yedibin, yediyüzbin ev kazandırır. İşte kazanç budur. Ancak önce kaybetmesini bilmemiz, kaybedecek eylem ve söylem ortaya koymamız lazım. Yoksa havamızı alacağız. Hem dünyada hem de ahirette…
Tevhidi bilinç ve donanımla ortaya çıkamamaya/çıkmamaya zemin hazırlayanlar, kendilerini haklı çıkaracak sözde delillere sarılmaktadırlar. Bu sözde delillerden biri; “İslam’da tebliğin bir dönem gizliliği” imiş... Peygamber (as) belli bir süre, genel kanaate göre üç yıl tebliği gizli yapmışmış. Olayın gerçek yönünü dert etmeyen bu malum anlayış, durumdan şöyle pay çıkarmaktadır: “Efendim Peygamber (as) belli bir potansiyele, güce gelene kadar daveti gizli yaptı. Öyleyse bizde belli bir potansiyele, güce erişene kadar kendimizi gizlemeliyiz, misyonumuzu, vizyonumuzu gizlemeliyiz. Gücü elinde bulunduran tağuta, onun kollarına, birimlerine kendimizi çaktırmamalıyız. Kendimizin ve cemaatimizin/taraftarlarımızın tespit edilmemesi, tanınıp fişlenmemesi ve daha sonra da dişlenmemesi için davamızı-misyonumuzu aleni ve açıkça ilan etmemeliyiz, niyet ve hedeflerimizi açığa vurmamalıyız.”
Beyler! Kusura bakmayın da İslam’da böyle bir temsilcilik ve tebliğcilik örneği yoktur. Bunu siz nereden buldunuz? Hangi peygamber veya ashap (taraftar) “araziye uyarak” İslam’ı temsil ve tebliğ etmiştir? Henüz yeni iman etmiş olan sihirbazlar imanlarını gizlediler mi? (ki onlar Hz. Musa elinde Allah (c.c)’ın ayetini görünce hemen secdeye kapanmışlardı. Hem de Firavun gibi bir zalimin o mü’minlerin ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmesine, hapsetmesine ve hurma ağaçlarından sallandırmasına rağmen imanlarını haykırmışlardı. (Araf, 120-126, Taha, 70-73, Şuara, 43-51)
Koskoca Roma İmparatorunun karşısında duran beş on tane genç mi imanını gizledi. O gençler ki, kralın karşısında kıyam etmiş, bir şirk dini olan kralın dininden beri olduklarını ilan etmişlerdi. (Kehf 13-15)
Uhdut ashabı mı yoksa? “Onlar ki, Müslüman olduklarını aleni ortaya koymuş, bunun karşılığı hendeklere doldurulup yakılmışlardı.” (Buruc 1-9)
Firavun’un kavminden olan bir genç mü’min kişi mi? “O genç ki, tek başına Firavuni sistemi sorgulamıştı.” (Mü’min 28-45)
Ashabı Karya’nın elçilerini destekleyen ve bu desteği karşılığında oracıkta şehid edilen o isimsiz kahraman mı? ( Yasin suresi ikinci sayfa)
Kendi acizliğinizi, korkaklığınızı hatta pek çoğunuz için geçerli olan tanımla ihanetinizi, niçin İslam’ı ve onun pek çok onurlu, izzetli, İbrahim duruşlu Peygamberini kullanarak kamufle etmeye çalışıyorsunuz? Kendini ortaya koyamayan, kendini ifade edemeyen bir din kimin dinidir Allah (c.c) aşkına?
İslam’da “gizli tebliğ, çaktırmadan tebliğ” diye bir şey yoktur. Tebliğ olunan bir şeyin gizliliği mi olur. Bir tebliğci düşünün ki, (bu da üstelik bir peygamber) “La ilahe illallah” düsturuyla ortaya çıkıyor, sonra da kalkıp gizleniyor. Bu olur bir şey değil! Hem de La ilahe illallah kelimesinin neyi içerdiğini, neyi kaybettirip neyi kazandırdığını çok iyi anlayan bir toplum içinde böyle bir çıkış yapanın, artık bundan sonra gizlenebilmesi, araziye uyabilmesi için bu temel tezinden, bu temel davasından vazgeçmiş olması lazım. Siz bunu Hz. Muhammed (sav) gibi bir Peygamber için nasıl söyleyebilirsiniz?
“Gizli tebliğ, açık tebliğ” diye bir şey yoktur. Bu hele Peygamber (as) için hiçbir zaman söz konusu olmadı ve olması da mümkün değildi. Peki, ne vardı? Tebliğde strateji, aşama ve yöntem vardı. Uygulamaya konulan stratejilere, aşamalara, yöntemlere “gizlilik” diyorsanız, buna en iyi ifadesiyle “pes doğrusu!” denir.
Büyük İslam âlimi, müctehid ve mütefekkir İbnül Kayyim el-Cezvi, “Zad’ül Mead” isimli kıymetli eserinde bu aşamaları çok orijinal bir şekilde özetlemiştir. Bu tanımlar, İslam’ın diğer bir mütefekkiri, mücahidi olan Şehid Seyyid Kutub’un da ilham kaynağı olmuş, meşhur eseri “Yoldaki İşaretler”de konuya özel bölüm ayırmıştır. Biz de bu terkibi aynen aktarıyoruz.
“Rabbi Tebareke ve Teala’nın O’na indirdiği ilk vahiy “Kendisini yaratan Rabbinin adıyla okuması” idi. İşte nübüvvet ilkin böyle başladı. Kendisinin okumasını emretmişti ve henüz tebliğ vazifesini yüklenmemişti. Sonra gelen emirde “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve korkut” diye buyruluyordu. Haber “Oku” emriyle gelmiştir. Risalet ise “Ey örtüsüne bürünen” fermanıyla gerçekleşmiş oluyordu. Sonra yakın akrabalarını uyarıp-korkutması emredildi. Sonra bütün kavmini, arkasından da o muhitteki bütün Arapları uyarıp, korkutması emredildi. Nübüvvetin üzerinden şu kadar yıl geçti ki, hala davetini savaşa (kıtal) başvurmadan yürütüyordu. Hep sabır, direnme ve iyilikle hareket etmesi bildiriliyordu. Sonra Hicret izni çıktı ve Hicretle birlikte savaş müsaadesi… Önce kendisi ile savaşanlara karşı savaşması emredildi. En sonunda da “din bütünüyle Allah (c.c) için oluncaya kadar müşriklerle savaşması” emrolundu. Artık cihad (kıtal) emrinin gelmesi ile kâfirler üç kısma ayrılmış oldu:
1. Barış ve anlaşma yapılanlar
2. Harp edilenler
3. Zımmiler
Önce kendisiyle barış anlaşması yapılmış olanların anlaşmalarının devam etmesi belirtildi. Kendileri anlaşmaya sadakat gösterdikleri müddetçe barışın bozulmaması emredildi. Fakat Peygamber onların ihanet edeceklerinden endişe ederse anlaşmalarını bozar ve onlara anlaşmayı bozduğunu bildirinceye kadar savaş ilan etmezdi. Anlaşmayı kendileri bozarsa o zaman savaş ilan edebilirdi. Tevbe suresi nazil olduğunda bu bölümler ile ilgili hükümler de nazil oldu. Peygambere gelen emirde cizye verinceye veya Müslüman oluncaya kadar ehli kitap ile savaşması bildirildi. Kâfirler ve münafıklar ile savaşıp onları ezmek gerektiği bildirildi. Peygamber kâfirlerle hem kılıçla hem okla savaştı. Münafıklar ile de deliller sürerek ve etkili söz söyleyerek savaşması emredildi. Mezkûr surede kâfirlerle yapılan anlaşmaların fesih edilmesi de bildirildi. Böylelikle kendileri ile anlaşma yapılmış olanlar üç kısma ayrılmış oldu:
1. Bir kısmının öldürülmesi emrolunmuştu ki, bunlar anlaşmaları bozup şartlarını yerine getirmeyenlerdi. Bu yüzden Hz. Peygamber de onlarla savaşmış ve onları mağlup etmiştir.
2. Bir kısmı ile de muvakkat anlaşmaları yapılmıştı ki, bunlar anlaşmayı bozmamış ve şartlarına riayet etmişlerdi. Bunların da anlaşma müddeti sona erinceye kadar, anlaşmanın gerekleri yapılması bildirilmişti.
3. Diğer bir kısmı ise ne anlaşma yapmışlardı ne de savaş açmışlardı. Aralarında mutlak manada bir muahede cari idi. Gelen emirlerde onlara da dört ay müddet tanınması bildirildi. Dört ay son bulunca onlarla da savaşılabilirdi. Ancak onlardan mutlak manadaki anlaşmayı çiğneyenler öldürüldü. Hiç anlaşmamış olanlara da dört ay mühlet tanındı. Allah (c.c)’u Teala Peygamberine; ahdine sadakat gösterenlerin, ahdi tamamlanıncaya kadar barışı sürdürmesini bildirdi. Ancak bunların hepsi de Müslüman oldular ve bu müddet zarfı içinde aralarında kâfir kalmadı. Zımmilerden de cizye alındı. İşte böylece Tevbe suresinin nuzülünü müteakiben kâfirler üç gruba ayrılmış oldu. Kendileri ile savaşılanlar, anlaşma yapılmış olanlar ve zımmiler… Sonra anlaşma ve barış yapılanlar da Müslüman olduğundan geride kendileriyle savaşılanlar ve zımmiler olmak üzere iki grup kaldı. Böylece yeryüzünde üç grup insan teşekkül etmiş oluyordu:
a) İnanmış müslümanlar
b) Eman verilerek barış yapılmış olanlar
c) Korku içinde bulunan karşı savaşçılar
Hz. Peygamberin münafıklarla olan siretine gelince, Hz. Peygamber (as) münafıklardan açıkça imanlarını ikrar etmiş olanları kabul edip, gizli taraflarını Allah (c.c)’a havale etmesi emrolunmuştu. Onlara karşı ilim ve hüccete dayalı bir cihad metodu takip etmesi, meseleleri nefislerine hulu edecek tarzda tebliğ ederek üstünlüğünü göstermesi bildirilmişti. Ancak namazlarını kılması ve kabirlerine gitmesi yasaklanmıştı. Açıkça bildirilmişti ki, onlar için Allah (c.c)’tan istiğfar dilense affedilmeleri asla bahis mevzuu değildi. İşte Peygamber (as)’ın kâfirlerden ve münafıklardan müteşekkil düşmanlarına karşı sireti seniyyesi böyle idi.
Her şeyde bir merhale, bir aşama olduğu gibi tebliğde de bir merhale, bir aşama olacaktı. Önce en yakınlardan başlanacaktı. Burada fıtraten yakınlar olduğu gibi hem fıtraten ve hem de duygusal ve akrabalık yakınlıkları da gözetilecekti. Yani insanın sosyolojik gerçeğinden yola çıkılacaktı. İşte Peygamber (as)’ın yaptığı da buydu. Bu Peygambere has sünnet değildi, bu bir “Sünnetullah” yani Allah (c.c)’ın sünneti idi.
Her aşamanın, her merhalenin kendine has bir yapısı, bir çehresi vardır. Peygamber (as)’ın adımlarını belirleyen, bu merhalelerin özel yapıları idi.
Vahyin ağırlığı ve risalet gibi, o büyük sorumluluk Peygamber (as)’ın omuzlarına yüklenince bu ağır yük Peygamber (as)’ın “belini bükmüş” (Tin 3) ve Peygamber (as) bir şaşkınlığa düşmüştü. Nereden başlayacağını ve nasıl bir yol takip edeceğini bilemiyordu. Bir ara vahyin gelişi duraklamıştı. (bazı âlimler bu sürenin üç yıla kadar vardığını ve buna sebep olarak da bir sürü gerçek dışı şeyler uydurarak anlatmaktadırlar ancak biz bu dinin misyonu ile çelişen bu yorumlara girmeyeceğiz.) Bu dönem birkaç gün, birkaç hafta veya en fazla bir iki ay olabilmiştir. Birkaç yıl gibi fazlasını düşünmek sosyolojik sürece de terstir. Bu birkaç hafta veya muhtemelen birkaç ay vahyin duraklaması hem Peygamber (as)’ın iç dünyasındaki kopan fırtınaların dinmesi hem de Mekke’de olan çalkantının durulması içindi. Bu duraklama Mekke’deki çalkantının durulmasından ziyade, Peygamberin iç dünyasındaki çalkantıların dinmesi ve Peygamberin vahyi içselleştirmesi, sindirmesi içindi. Kısa bir duraklamadan sonra, Peygamber vahyi içselleştirmiş, kendini onda bulmuş ve onu arar olmuştu. Hatta hüzne kapılmış, “Acaba Rabbim beni terk mi etti?” şeklinde terennümler eder olmuştu ki, Allah (c.c)’ın şefkatli ayetleri tekrar gelmeye başladı.
“Kuşluk vaktine andolsun
Karanlığı iyice çöktüğü zaman geceye.
Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.
Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın…” (Duha 1-5)
Bu surenin son ayeti şöyledir:
“Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.”
Hangi Rabbi anlatacaktı? Tabiî ki “La ilahe illallah”da ifadesini bulan Rabbi. İnsanın tüm hayatını kuşatan Rabbi... Yarattığı insanı rahmet kollarına alan Rabbi... İnsanı kendinden daha çok düşünen Rabbi anlatacaktı. Reddedecekti, tüm sahte rableri, sahte ilahları, tanrıları, heva ve arzularını ilahlaştırarak kendilerini tanrılaştıran, kendilerine dokunulmazlık, ayrıcalıklar getiren tüm sistemleri, yaşam biçimlerini... İnsanlık için sunulan tüm reçetelerin sahte olduğu, her ne kadar insancıl tanımlarla çıkarsa çıksın tüm beşeri düzenleri ve bu düzenlerin otoriter güçleri olan tağutları reddedecekti. İşte Peygamber (as) Rabbinin nimetlerini böylece anlatmaya başladı.
Tebliğde gizlilik (kişiliği, kimliği, amacı, hedefi, misyonu ve açıkça niyeti ortaya koymadan tebliğcilik) hiçbir zaman olmamıştır. Hz. Peygamber (as) hiçbir zaman böyle bir yöntem düşünmemişti. O yüce Rasulün her attığı adımı kontrol eden Allah (c.c) böyle bir şey asla telkin etmemiştir. Olsa olsa teşkilatlanmada gizlilik olabilir. Tabiî ki Peygamber (as) (yukarıda İbni Cezvi’den aldığımız örnekte de anlattığımız gibi) başlarken sonuca gidene kadar bir düzen ve belirli merhaleleri dikkate almış ve bu merhalelere uygun stratejiler belirlemiştir. Mekke’de en önemli stratejilerden birisi; teşkilatlanmanın, organize olma ve eğitim yöntemlerinin gizli tutulmasıdır. Dar’ül Erkam’ın evinde olduğu gibi... Teşkilatlanmanın gizli yapılmasıyla, tebliğin de gizli yapıldığına nasıl varılabilir? Bu, sapla samanı birbirine karıştırmadan da öte bir şeydir. “La ilahe illallah” misyonu ile ortaya çıkan Peygamber (as) daha ilk günde bu misyonu ilan etmiş ve bunun ilk eylemi olan “namaz”ı müşriklerin gözü önünde kılmıştı. Bu eylem, görevin alındığından itibaren açıkça ilanın/duyurunun başladığını da göstermektedir. Bu olayı İzzet Derveze, Alak suresinin tefsirinde şöyle yorumlamaktadır;
“Alak suresindeki bu sahne, nebevi davetin gizli olarak başladığı şeklinde nakledilen rivayetlerin aksini göstermekte ve davetin aşikâr olarak başladığını; Hz. Peygamber (sav)’in namazına açıkça devam ettiğini ispatlamaktadır. Kalem, Müzzemmil, Müddesir, Tekasür, Maun ve Kafirun gibi ilk nazil olan birkaç surede anlatılmaya devam edilen benzer sahneler de bu fikri desteklemektedir. Rasulullah’ın bazı ashabının sözlerini nakleden hadislerde yer alan (aksi bilgi) karşısında söylenmesi mümkün olanın hepsi şudur:
Hz. Ömer’in (ra) İslam’ı kabul kıssasında geçtiğine göre; müslüman olduktan sonra “Biz hak üzere miyiz yoksa batıl üzere mi? diye sormuş; Rasulullah ona “Evet biz hak üzereyiz” diye cevap vermiş; Ömer de “o halde gizlilik niye” demişti. Yine İbni Mes’ud’dan rivayet edildiğine göre; “O, Ömer Müslüman olduktan sonra güçlü hale geldik. Ömer İslam’ı kabul edinceye dek biz açıkça ve güven içinde Kâbe’de namaz kılamıyorduk.” (buradan anlaşılacağı üzere) Peygamber (sav) -arkadaşlarını korumak amacıyla- namaz ve onlarla toplanma konularında uyanık ve temkinli olmayı gerekli görüyordu. Ancak O’nun insanları daveti açık bir biçimde devam etmekteydi. İşte bu (açıklık); davetin hedefi, Peygamber (sav)’in Allah (c.c)’a ve risaletine imanı ile uygun düşen makul bir görüştür.
Anlaşılan o ki, bu ayetler ilk beş ayetten bir müddet sonra; davet emri, davetin prensip ve hedeflerinden bir bölümünü içeren Kur’an cümlelerinin inişinden ve Peygamber (sav)’in davetinde bir iki adım ileri gitmesinin akabinde nazil olmuştur. Zira o insanlarla ilişki kurmaya, onları davet etmeye, müjdelemeye, uyarmaya, Kur’an’ın ayet ve surelerinden kendisine vahyedilenleri onlara okumaya ve açıkça namaz kılmaya başlamış, sonra (surede işaret edilen) “azgın kişi” ona engel olmuş; sonuç da ayetler uyarıcı, kınayıcı, hatırlatıcı ve sert bir üslupla inmiştir.
Sure oluşacak biçimde buradaki ayetlerin ilk beş ayete katılması; Kur’an surelerinin baştan itibaren toplandığını ve surenin ihtiva ettiği olayın çok sonra meydana geldiğini göstermektedir. Belki bu sahne, davete düşmanlık gösterme ve davet sahibine saldırma olayların ilklerindendir ki, (söz konusu) sahne ile ilgili ayetlerin daha önce nazil olan ayetlere katılması bunu göstermektedir.” (İzzet Derveze, Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, Cilt 1, Sayfa 24)
Yine davetin açıkça başladığına ve açık bir şekilde devam ettiğine delil Kalem suresinin değindiği olaylardır. Kalem suresi tebliğin ilk yıllarında nazil olan bir suredir. İşte surenin ilk bölümü:
“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler. Sizden, hanginizin fitneye tutulup-çıldırdığını. Elbette senin Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir. Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı. Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkâr, zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; mal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye, kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır" diyen.” (Kalem; 1-15)
Söyler misiniz Allah (c.c) aşkına! Bu kadar olayın olduğu yerde gizlilikten söz edilebilir mi? Pek çok ayet ve sure tasnifçi âlimlerine göre Kalem suresi, Fatiha ve Alak suresinden sonra inen üçüncü suredir. (İzzet Derveze a.g.e. Cilt 7, S 455)
Peygamber (sav) tebliğe başladığının ilk gününden itibaren önde gelen müşrik tabaka çeşitli şekillerde tepkisini göstermişlerdi. Savaşın üç yöntemini de (psikolojik, politik ve sıcak savaş) farklı biçimlerde sahneye koymuşlardı. Müşrikler, davanın önünü kesme, gerçek mecrasından saptırma ve yok etmeye yönelik tepkileri, daha davetin ilk günlerinden itibaren Peygamber (sav)’e göstermişti. İnsanlar duyduklarına tepki gösterirler. Eğer Mekke’nin egemen gücü daha ilk gününden itibaren mesajı duymasaydı, mesaj Mekke gündemine girmemiş olsaydı nasıl tepki gösterebilirlerdi ki?
Tevhidi bir bilinç, donanım ve cesaretle ortaya çıkamayanların kendilerini haklı çıkarmaya çalıştıklarında kullandıkları sözde bir başka delil ise; “her doğru her yerde söylenmez” delilidir(!). Bu sözü kim söylemiş, hangi üstat efendi buyurmuş bilemiyorum. Ancak bildiğimiz ve gördüğümüz şu ki şirk ile tağuti sistemle içli dışlı yaşayanların, tağuti sistemleri içselleştirenlerin korunma kalkanı olmuştur bu söz. Belki fıkıhta bunun izahı bazı meselelerle ilgili yapılmış; mesela hayırlı bir işe (küslerin barıştırılması, karı kocanın arasının düzeltilmesi gibi) vesile olmak için söylenen bazı sözlerin gizlenmesi ya da söylenmemiş sözlerin söylenmiş gibi kabul edilerek olayın hayırlı çözümlenmesine vesile olması açısından gündeme alınmış olabilir. Fıkıh bu açıdan doğrunun söylenip söylenmemesine cevaz vermiş olabilir. Özel ve sınırlı bir çerçevede gündeme alınabilecek bu mevzu, maalesef koskocaman İslamcı kitlelerin temel sığınağı haline gelmiş ya da getirilmiştir. İslamcı geçinen çevreler; her doğruyu her yerde söylememeyi çok aşıp, temel doğruyu hiçbir yerde söyleyemez hale gelmişlerdir. Öyle ki Hakkı söylemek, Hakkı haykırmak değil de susmak, Hakkı gizlemek erdem oluvermiş. İlginçtir, bazen bakarsınız ki bu söz konusu çevrelerin üstatları özellikle kendi platformlarında ve risksiz ortamlarda: “zulmün karşısında susan dilsiz şeytandır”, “şehitlerin en efdali Hz. Hamza ve zalim sultanın karşısında Hakkı söylemesinden dolayı öldürülen bir kulun şehadetidir.” Gibi hadisleri de okuyabiliyorlar. Peki, siz hangisine iman etmişsiniz? O malum söze mi yoksa bu ve benzer hadislere mi?
Bu kesim bir de yüzsüzlük ve utanmazlık yapar. Zulüm sistemiyle sarmaş dolaş yaşamalarına biz bir şey demiyoruz! Zulmü kanıksayarak yaşamalarına biz bir şey demiyoruz! Bu durumdan utanacakları yerde bir de kalkıp yüzsüzlük ederek onurlu söylem ve eylemlere laf atıyorlar. Bedelini ve riskini göze almış kişilerin söylem ve eylemlerini töhmet altında bırakıyorlar. Çünkü “her doğru her yerde söylenmezmiş.” Söylenirse “risk” olurmuş, “tehlike” olurmuş. Bir defa, risk veya tehlike olursa bundan size ne? Bunun bedelini ödeyecek o söylem ve eylemin sahibidir. İkincisi, risksiz ve bedelsiz bir din varsa o da şirk dinidir. Çünkü şirk dininde risk yoktur, bedel ödemek yoktur. Olanı onaylar, olanlara ses çıkarmaz ve araziye uyarsanız risk diye bir şeyiniz olmaz. Eğer riski olmayan bir din edinmek istiyorsan işte şirk dini ortada... Ancak eğer tevhid dini İslam’ı tercih ediyorsan riski baştan göze alıyorsun demektir. Çünkü cennet riski göze almakla ve bedel ödemekle kazanılacaktır:
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: «Allah'ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)
İnsan iki şeydir; “söz ve amel” ve iki şey ortaya koyar “söylem ve eylem”. Söylemi ve eylemi olmayan insanın varlığı bile tartışılır. Söylemi ve eylemi olmayan hayvanlardır, hayvanların bir tek eylemi vardır mideye çalışmak... Söylem ve eylemi olmayan insan yaşadığına göre midesi çalışıyor, midesi de çalıştığına göre midesine çalışıyor demektir. Oysa biz yalnızca midesine çalışanların hayvanlar olduğunu biliyoruz.
İnsan; kalp, ruh ve fıtrat sahibidir. Bundan dolayı insana misyon yüklenmiştir. Bu misyonun sahibi olduğunu göstermesi, Rabbine ispatlaması ve insanları kendine şahit kılması için; kimlik ve kişiliğini ortaya koyması, Allah (c.c)’ın vermiş olduğu isim dışında hiçbir isimle ortaya çıkmaması, o ismin önüne veya arkasına bir ek asla yapmaması lazımdır. Çünkü isimlerinize göre tanınıyor ve isimlerinize göre değer buluyorsunuz. Allah (c.c)’ın boyasından (Kur’an’dan, Hz. Peygamber (sav)’in örnekliğinden) başka bir boya (Sıbğatallah, Bakara 138) tanımaması ve Allah (c.c)’ın ipinden (Al-i İmran 103) başka bir ipe sarılmaması lazım. Kendine uzatılan monarşi, oligarşi, demokrasi, laiklik veya herhangi bir “izm” ismiyle uzanan cahili ve şeytani iplere tutunmaması lazım. Aksine bu beşeri, cahili sistemleri elinin tersiyle itmesi, onlardan neşet eden “ehven-i şer”lere de tenezzül etmemesi lazım. Şer olanın ehveni olmaz. Şerler kendi içinde ehven olabilirler ancak tevhid İslam’ına göre şer şerdir. Ne gelmişse ehvenden olan şerlerden gelmiştir. Tevhid müslümanı ehven-i şer dilencisi değil, onurun ve izzetin dirençlisidir.
Tevhid İslam’ı; Allah (c.c)’ın bildirmiş olduğu ölçülere uymayan Peygamber (sav)’in sünnetine uymayan tüm sistemleri, tüm yaşam düzenlerini, tüm projeleri cahiliye ve şirk sayar. Bugün hemen hemen tüm dünyada en popüler olan cahili proje demokrasidir. İnsan üzerinde Allah (c.c)’ın söz sahipliğini reddedip, insanın (belli, seçkin müstekbirlerin) söz sahipliğini kabul eden demokratik sistem, bir cahili sistemdir. Biz tevhidi Müslümanlar olarak bu sistemi ve bu sistemin insanlara sözde refah getirecek tüm insani projelerini reddediyoruz. Biz “Lailahe İllallah” Allah (c.c)’tan başka bir ilah, kanun koyucu olmadığını/olamayacağını ve “Muhammedün Rasulullah” (Peygamber (sav)’in ortaya koyduğu hayat şeklinden başka bir hayat şekli tanımadığımızı) ilan ediyoruz.
İşte misyonumuz budur. Rabbimiz’den niyazımız şudur ki bu yolda ayaklarımızı sabit kılması, kalbimizi döndürmemesi ve bu onurlu yolun birer şanlı neferleri olarak bu yol üzere hayatımıza son verdirmesidir. O’na dayandı, O’na sığındık, O ne güzel yar ve yardımcıdır.
Tüm tevhid yolcularına ve bu yolun yaşayan, tanıkları olan Filistin, Lübnan, Çeçenistan, Irak ve diğer cephelerindeki tevhid erlerine selam olsun.
Allah (c.c) tüm tevhidi çaba gösterenlerin yar ve yardımcıları olsun.
|